Nasıl da unutturmuştun bana tüm bildiklerimi...
Nasıl da şaşkına çevirmiştin başımı...
Nasıl da unutturmuştun bana tüm bildiklerimi... Nasıl da şaşkına çevirmiştin başımı...
Sen, bedeni küçücük, dişleri bile olmayan, kakasını altına yapan, konuşamayan biriyken... Üstelik ben, sana kıyasla kocaman cüsseli, otuz iki dişli, her türlü kas kontrolüne sahip, hem de pek güzel konuşabilen biriyken... Nasıl da zorlanmıştım sana ayak uydurmak için. Üstelik, sebepsiz ağlamalarını durdurmaya güç yetiremediğim birçok zaman, karşına geçip, seninle beraber nasıl da ağlamıştım.
Hani laf aramızda, sıfatım da “çocuk eğitim uzmanı” idi ha... Hiç yakışır mıydı bir uzmana, geçip de minicik bebeğin karşısında çaresizlik içinde ağlamak. Yakıştı be... Hem de öyle bir yakıştı ki, ben de şaştım. Hem, güzele ne yakışmaz değil mi? Her anne güzeldi ya...E ben de öyleydim... Bir çocuk gibi koyverip sesimi, hüngür hüngür ağlardım...
Bir yandan, başıma gelen en güzel şeydin sen... Öte yandan, aman be, nereden de gelmiştin!? Sana kavuşmak, acıya ve mutluluğa aynı anda kavuşmaktı.
Sen, çocuğum, sen, bana aczimi en iyi şekilde hissettiren, muhteşem ve karmaşık bir varlıktın. Kitaplarda yazanların ötesinde... Üretilmiş her türlü formülün dışında... Şimdiye kadar, diğer tüm uzmanların gördüğü her çocuktan başka, her çocuktan zordun. Ve tüm bunların yanı sıra, diğer tüm çocuklardan özel ve hepsinden güzeldin... Onca çocuk eğitimi kitabı vardı yazılmış... Ama senin dertlerinin çaresi, hiçbirinde yoktu... İşte o zaman anladım bunu: Sen başkaydın...
Kim bilir, belki de bu nedenle, yani, sırf bu kadar özel olduğun için... Belki, benden bir parça olduğun için... Ya da belki, şu dünyada bana en çok benzeyen ikinci bir kişi bulunmadığı ve bana en çok sen benzediğin için, bu denli yakındın bana... Kim bilir, belki tüm anlaşmazlıklarımızın da tek sebebi buydu... Her şeye rağmen, birbirimizden asla kopamayışımızın sebebi olduğu gibi... Aynamdın... Doğduğun ilk günden beri, bana beni gösteren, saf ve temiz bir ayna...
Sana kıyasla kocamandım, dedim ya... Senin, bacak kadar boyunla karşıma geçip, bana meydan okuyuşuna hem kızar, hem de bir o kadar saygı duyardım. Sen cesurdun be çocuğum. Küçücük cüssende, büyücek bir yürek taşıdığını bilirdim. Ve tek başına bu bile, seni sevmem için yeterli...
Zaten, seni sevmek için, pek sebep de aramadım. Sen, emânetimdin. O halde, tüm meydan okuyuşlarına rağmen senin, ne denli savunmasız, ne kadar güçsüz, ne kadar zayıf ve tecrübesiz olduğunu hiç unutmamalı ve ne olursa olsun sevmeliydim seni. Çünkü annelik, sevmektir... Gerçi, hiç iyi bir anne olamadım. Sen hep daha fazla sevgiyi, daha yoğun ilgiyi hak ettin. Bu noktada duralım. Ve helalleşelim seninle çocuğum. Bana hakkını helâl et...
Zira annen, “çocuk eğitimi uzmanı” olmaktan, anne olmaya pek zaman ayıramadı. Ve anneliğe yeterince konsantre olamadı.
Yine de... Kanında taşıdığın olgunluk ve erdem, seni hep anlayışlı bir çocuk yaptı. Bana ve eksikliklerime sabrettiğin için, sana teşekkür ederim.
Artık, on yaşındasın. Senin çocukça yanlışlarını öne çıkartarak, bana yüklenen, “önce kendi çocuğuna baksın” diyen cahilleri, hadi gel, beraberce affedelim. Çünkü onlar, sıfatı ne olursa olsun, çocuğun, ebeveyn için bir imtihan sebebi olduğunu unutmuşlardır. Çünkü onlar, sıfatı ne olursa olsun, her kulun acze düşmeye mahkûm olduğu gerçeğinden uzaklaşmışlardır.
Ömrün boyunca hayırlara ve güzel işlere baş olmanı dilerim... Sen, mutluluklarımın ve ümitlerimin en belirgin sebebisin... Kimseler bilmese de, ben biliyorum: Sen çok özel ve çok değerli bir şahsiyetsin.
Adın ile yaşa, adın ile git aslî vatanına... Ve kıldığın namazların ardından, annene ve âleme duâ etmeyi, ne olur, unutma....
Annen...
Neslihan Nur TÜRK




