Yeşeren Toprak
Yeşeren Toprak
Menü
Online
Sitemizde şu anda 9 kişi online. (1 kullanıcı geziniyor Yazarlar)

Üye: 0
Ziyaretçi: 9

daha...
Arama

Neslihan Nur Türk : Lütfen Mahrum Bırakın Çocuklarınızı.....
Gönderen Yazar açık 2006/5/19 19:54:55 (1258 okuma)
Neslihan Nur Türk


Bir iki öğün aç kalmakla,
ölmez merak etmeyin.
Ölmez ama…Özler…




LÜTFEN, MAHRUM BIRAKIN ÇOCUKLARINIZI……

Beş yaşındaki çocuk, babasından dert yandı. Eve geç geliyor, gelince de hep televizyon seyrediyor. Benimle oynamıyor. Kanepede uyuyup kalıyor ve o uyuduktan sonra bile televizyon açık oluyor.

Aynı yaşlarda bir başka çocuk da aynı dertle konuştu. Bu tip yakınmalar, neredeyse toplumun yarıdan fazlasından duyulmada… Fakat her ne hikmetle ise, onca şikayet edilen bir cihaz, yine de herkesi esir alarak, evlerde muhabbetin önüne set olmada.

Çocukluğumu hatırlıyorum. Bir misafirliğe ne zaman gitsek, ya da ne zaman eve bir misafir gelse… Ve işte böyle bir durumda, ne zaman televizyon açık olsa, cümleten ona yönelinir ve güya ziyaret etmek amacıyla bir araya gelen insanlar, oturup beraberce, televizyon seyrederdi. Tuhaf bulurdum bunu. Çünkü, baş köşeye gönüllü olarak oturtulmuş bu aziz (!) misafir, nasıl bir güçle ise, gelen tüm misafirlerin daha ötesinde hürmet görür, daha çok dinlenirdi.

Hani, misafir misafiri sevmez, ev sahibi hiçbirini derler ya…. Yalan! Bu öyle aziz (!) bir misafirdi ki, ev sahibi de, diğer misafirler de hayrandı ona…

Üstelik, ağzını pek hayra da açmazdı. Gözler önüne iç açıcı manzaralar koymazdı. Yalan da söylerdi üstelik. Hem ahlâksızdı. Ayrıca, öylesine acayip bir tarafı vardı ki, insanı işinden de gücünden de alıkoyuyordu. Bazen, bir dizi filmi seyretmek adına, namaz vakitleri geçerdi. Bazen, o zamanlar daha çok masum olan nice film sahnesinden bile utanılırdı.

Alıştıra alıştıra… İnsanların iyice duyarsızlaştığı bazı görüntüler, hayret verici bir şekilde, toplumda kabul görüyor şimdi. Üstelik, her yaz sokaklarda, sanki bir magazin programından fırlamışçasına ilginç kılıklarla dolaşan kadınlar ve genç kızlar görür olduk.

Önceleri, bir öpüşme sahnesi gördü mü, insanların yüzü kızarırdı. Şimdi, bu aziz ( ! ) misafir, nice ahlaksızlıkları her saat meydanda olmak üzere, pişkin ve mağrur, devam ediyor köşesinde kurulmaya.

Hayır hayır, sadece o değil kurulan… Babalar, analar, dedeler, teyzeler, amcalar…. Hasılı insanlarımız, onun karşısına kuruluyor her akşam istisnasız… O kadar ki, işte, çocuklar isyan ediyorlar bu duruma. Çocuklar, mecburen görüyorlar her şeyi..Sonra, neredeyse her evden, aynı yakınma geliyor çocuklara dâir: Çok biliyorsun!

Anne ve babaların, kumanda ellerinde, acil durum görevlisi gibi, uygunsuz sahneleri örtmeye çalışarak seyrettikleri bu cihaz, çocukların gözünde, annelerini ve özellikle de babalarını çalan bir hırsız şimdilerde.

Bundan on iki yıl önce, Çalışan Kadın ve Çocuk konulu tez çalışması için yapmış olduğum anket sırasında, beş yaş çocuklarıyla görüşmüş ve çeşitli sorular sormuştum. Bu görüşmeler, ilginç sonuçlarla karşılaşmama sebep olmuştu. Mesela, çocuklardan biri, anne ve babasıyla daha fazla birlikte olabilmek için uyumak istemediğini söylemişti. Ne yazık ki, bu çocukların bahtsızlığı, anne ve babaların, sadece bedenen mevcut olup, ilgi, duygu ve bakış anlamında, televizyona kilitli kalmalarıydı. Kaliteli birliktelik yaşayamadıkları için de, doyumsuz oluyorlardı.

Yine bu araştırmanın sonuçlarından olmak üzere, birçok velinin, çocuklarına göstermekte aciz kaldıkları ilgiyi, onlara oyuncaklar, hediyeler almakla telâfi etmeye çalıştıklarını, bunu yaparken de ölçüyü genellikle kaçırıp, çocukları doyumsuzluk girdabına sürüklediğini gördüm. Yıllardır çeşitli vesilelerle görüştüğüm velilerin de, bu hatalı tavra yatkın tutumlar sergilediğine şahit oldum. Çoğu, çocuklarının bir türlü mutlu olmadığından bahsetti ve “yediği önünde, yemediği arkasında hocahanım, nedir derdi anlamıyorum!” diyerek yakındı.

Doymanın, sadece ekmekle mümkün olduğunu zannedenler, çocuklarını, mideleri şişinceye kadar yedirdi ve içirdiler. Doymanın, çeşit çeşit oyuncaklar ve her istediğini yapmak olduğunu sananlar da, çocuklarının önüne ne diledilerse koyarak, onlara iyilik ettiklerini düşündüler. Sonuç: Doyumsuz ve mutsuz bir nesil………

Ayrılığın tadını almamış olanlar, kavuşmanın sevincini nasıl bilecek? Lütfen mahrum bırakın çocuklarınızı kat kat kıyafetten… Mahrum bırakın çeşit çeşit yiyecekten… Ölçülü ve dengeli ikram edin… Neden korkuyorsunuz ki? Zaman zaman aç bırakın biraz… Arada bir isteğini reddedin… Elinizde tabakla peşinden koşmayın çocuğunuzun… İnanın, o acıktığını fark edecek ve yemek yiyebilecek kadar akıllı… Kolay mı öyle açlıktan ölmek…Endişelerinizi, vesveselerinizi bir kenara itin… Bir iki öğün aç kalmakla, ölmez merak etmeyin. Ölmez ama…Özler…

Neden televizyondan buraya geldik. Zira, görsel medyanın, ( bir araştırmaya göre) toplumun % 94’ü tarafından düzenli bir şekilde takip edildiği bir ortamda, elbette insanların bu büyük çoğunluğu, televizyon programlarının ve reklamların etkisi altında kalmaktadır. Çokça haber seyrederek paranoyaklaşan, beyaz dizi seyrederek yuvasını yıkan, şiddet içerikli çizgi filmlerin etkisiyle saldırganlaşan, yine şiddet içerikli dizilerin sarhoşluğuyla, baş kesen bir toplumdan bahsediyoruz ne yazık ki.

“Sadece çizgi film seyrediyor” diyerek, çocuğunu televizyon başına terk eden annelerin, reklam aralarında ne gibi tedbirler aldığını soruyorum. Aynı annelere, hiç çocuğunuzla beraber, çizgi film seyrettiniz mi, diyorum. Zira, batı kültürünün evlerimizi kuşatması, çizgi filmlerle başlamıştır. Şimdi, kendi çocukluğumdan iki örnek vereceğim:

Birinci sahne, “Cici Kız” adlı çizgi filmden. Kız, bir ailenin yanında sığıntıdır. Fakat bunu ona söylememişlerdir. O, evdeki iki erkek çocuğu kardeşi sanmaktadır. Fakat erkek çocuklar da gerçeği bilmektedir ve biri, Cici Kıza aşıktır. Bir gün kız, ormanda yağmur altında kalır ve çok fazla ıslanıp hasta olur. Onu baygın halde, aşık olan erkek bulur. Eve getirir. Kızın üzerindeki tüm elbiseleri çıkarıp yatağa yatırırlar. Ve erkek, kendisi de soyunarak ısıtmak,
onu iyileştirmek için, onun yanına yatar. Bu çizgi film,ben sekiz-dokuz yaşlarında iken, birçok çocuğun çok sevdiği, oldukça popüler bir filmdi. Karakterler, çocuk değil, gençti. Ve böyle bir sahnenin, bir çocuğa verdiği mesaj, cidden çok zararlıydı.

İkinci sahne, her birinizin tanıdığı “Şirinler”den: Öfkeli şirin, arkadaşlarına kızıyor ve uzaklara gidiyor. Orada bir deniz kızı şirine aşık oluyor. Aşkın etkisiyle, kendi arkadaşlarından iyice kopuyor. Bir gün, yine onun yanına gideceği bir sırada, arkadaşları öfkeli şirine engel olmaya çalışınca, o da şöyle söylüyor: Hayır! Ben onun yanına gideceğim ve çocuk yapacağız!

Yılar öncesinden zihnimde kalmış iki enteresan çizgi film mesajı. Ayrıca “Heidi”yi ve her akşam yatarken, ellerini birbirine kavuşturup dua edişini de unutmadım… Her fırsatta görüntü olarak verilen kilise resmini de…

Bir de, hacı ve hocalarla dalga geçilen, onların ahlaksız ve üç kağıtçı olarak lanse edildiği, sözde komedi filmlerini unutmadım. Sonra, hiç ilgisi olmadığı halde, kadınları neredeyse çırılçıplak sunan, reklam filmlerini de hatırlıyorum. Hasılı, yıllar öncesinde de bu halde olan bir görsel medyanın, şimdilerde iyice raydan çıktığı biline biline… Yine de çocuklara ve yetişkinlere eğitimci olarak seçilmesinden, çokça muzdaribim.

Ankara’daki lise öğrencileri arasında yapılan bir anketin sonuçları arasında, kendi yaşıtı biriyle cinsel ilişkiye girmenin suç olmadığını düşünen öğrencilerin sayısının, %17.5 olduğu bilgisini okuduğumda, yine çok muzdarip olmuştum.

Müzik kanallarını, çocuğuma başka türlü yemek yediremiyorum bahanesiyle, gün boyu açık tutan bir anneye, ne demeli? Ahlakın, edebin, utanma duygusunun böylesine dejenere olmasında, ailecek rahat rahat seyredilen nice filmin, reklamın ve haberin etkisi yok mu?
“Çocuklar Duymasın” adlı dizinin yayınlanmaya başlamasından sonra, boşanmaların ülkemizde % 60 oranında arttığına ilişkin haberi duymadınız mı? Her akşam, hayır şu kanal, olmaz bu kanal diyerek, kumanda savaşı yapmaktan bıkmadınız mı? Bu savaşlar bitsin diye, salonunuzdakine ek olarak, yatak odanıza, mutfağınıza, çocuğunuzun odasına ayrı televizyonlar alıp, hem israfı, hem de aile bireylerinin ayrılığını körüklediğinizi anlamadınız mı? Haber seyrede seyrede bozulan psikolojinizi rahatlatmak adına açtığınız müzik kanallarında, sanatçı adındaki vücut teşhircisi kadınları seyretmekten bıkmadınız mı? Ki o kadınları görmekten ötürü, nice erkek, evindeki hanımını beğenmez oldu, duymadınız mı?

İnsan bünyesi, kötülüğe de, iyiliğe de tiryaki olur. Neye tiryaki olduğumuzu fark ede ede, bu tiryakiliğin çocuklarımıza da bulaştığını böylesine açık göre göre, yine de neden içiyoruz?

İftar yemeği için, bir arkadaşımıza gittiğimizde, orada yaşadığım bir durumu, nice derste örnek olarak sundum. Şimdi de yazmanın zamanı:

Bir televizyon kanalında, iftar programı devam ediyor. Orucun tesiriyle, huzurluyum ve neyin sesi ile, kendimizce bir uhrevilik içindeyiz. Beraberce bekliyoruz iftar etmeyi. Bu arada, program devam ediyor. Ezan okunuyor ve ellerimizi hurmalara uzatıyoruz… Tam o sırada reklam arası veriliyor ve Banu Alkan, o bilindik görüntü ve tavrıyla, kanepe reklamında karşımıza çıkıveriyor. Canlar sıkılıyor, sinirlerimiz bozuluyor. Zira böylesi bir reklam, o anın tüm feyzini alıp götürüyor. Daha sonra, sebebi araştırıyoruz… Yetkililer, Paket reklam, yayınlamak zorundayız diyorlar...

Kısacası:
Kontrolü elinizde olmayan bir güç, ancak tehlikedir. Dikkat edin… Dikkat edemeyecek kadar yoğun ya da zayıfsanız, terk edin…

Şimdi, sizlerden rica ediyorum… Mahrum bırakın çocuğunuzu!
Hazıra konmaktan, emeksiz bulmaktan, acıkmadan doymaktan ve o aziizz (!) baş köşe misafirinin ( yoksa ev sahibi mi demeliyim?) öğretmenliğinden mahrum bırakın…

Bırakın birkaç gün et yemeyiversinler… Bırakın biraz özlesinler…Bırakın acıksınlar lütfen… Çünkü acıkmayı tatmadıkları için, doymanın tadını da alamıyor çocuklar! Yeter,bırakın her öğünde yedi sekiz çeşit yemek sunmayı, biraz da sevgi ve ilgi sunmayı deneyin ne olur…! Çocuklarınızı oyuncakların, televizyonun, hediyelerin karşısında, ilgisiz ve sevgisiz, bırakmayın…. Onları, doyumsuzluğa ve ahlaksızlığa sürükleyen her türlü tavırdan mahrum bırakın…

Televizyon karşısında uyuyakalan babalar! Gözünüzün içine baka baka, halı üstünde
sızan çocuğunuzun vebali, hiç mi görünmez? Sizin için pek alışılmış, fakat çocuğunuz için pek yeni ve uyarıcı olan nice sahne yüzünden, siz farkında bile olmadan, çok erken yaşlarda ahlaki ve cinsel dejenerasyon yaşamakta olan evladınızı, gözleriniz hiç mi görmez? Ki, bir problem olunca, yediği önünde, yemediği arkasında, bütün gün canım çıkıyor çalışmaktan diyecek kadar, nefsinize avukat kesilirsiniz…..?

Gerçi, ben ne dersem diyeyim, belki de yine, bahaneler üreteceksiniz… Ama işte, susmak da elimde değil… Ve bilin ki: Bu gidiş, iyi bir gidiş değil…

Yine de usuldendir…. Rüya hayra yorulur…
Şu dünya rüyasında, hâllerimiz hayrola…


Eğitimci – Yazar
Neslihan Nur TÜRK

Bu Haberi Yazdır Bu haberi arkadaşına gönder

  .